Suriye’de hegemonya savaşı ve olası sonuçları

ABD, Türkiye ve İsrail’in Suriye üzerinde sert bir hegemonya savaşı yürüttükleri görülüyor. Türkiye ve İsrail, siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlar bakımından karşıt konumdalar. ABD, belirleyici güçtür.

TÜRKİYE VE İSRAİL'İN SURİYE'DEKİ ÇIKAR VE AMAÇLARI

Türkiye’nin Suriye’deki stratejik amaç ve çıkarları, İsrail ile çatışmakta ve İsrail’i çok ciddi bir biçimde tehdit etmektedir. İsrail’in Suriye’de izlediği stratejik çıkar ve amaçlar, Türkiye’nin amaç ve çıkarlarına ciddi engel oluşturmaktadır. Dolayısıyla son dönemlerde görüldüğü gibi İsrail ile Türkiye’nin sıcak bir çatışmaya girebileceklerine dair söylemler ve tehditler ortada dolaşıyor.

Suriye’de güncel durumu ve geleceğin olası gelişmelerini değerlendirmek için geçmişe kısa bir dönüş yapmanın yararlı olacağı kanısındayız. Arap baharıyla birlikte, 2011’de Suriye’de de bir iç çatışma ve mücadele başladı. BAAS rejiminin işi bitmek üzereyken imdadına İran ve Rusya yetişti. Beşar Esad, Suriye’den ayrılmaya hazırlanırken, Kasım Süleymani kendisine kalmasını ve direnmesini, her türlü yardımı sunacaklarını belirtiyor. Süleymani’nin verdiği cesaret ve telkinlerle Esad durduruldu. Hizbullah ve Haşdi Şabi güçleri önemli bir askeri destek sunarken, Rusya ise hava desteğinde bulunarak rejimi ayakta tuttu. Böylece, 8 Aralık 2024’e kadar rejimin ömrü uzatıldı.

7 EKİM BİR DÖNÜM NOKTASI OLDU

HAMAS’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırısına misilleme olarak İsrail’in Gazze’de geniş kapsamlı bir harekata girişmesi ve HAMAS yönetimini tasfiye noktasına getirmesi gerçekleşti. Benzeri bir şekilde, Lübnan’da Hasan Nasrallah dahil Hizbullah yönetimi ve komuta kademesinin tasfiye noktasına getirildi. İsrail, sadece Gazze ve Lübnan’da değil Suriye’de geniş kapsamlı hava operasyonları yapmaya başladı. Hizbullah ve Haşdi Şabi güçlerine önemli darbeler vurdu. Böylece BAAS rejimini önemli oranda dış destekten yoksun bıraktı. Zaten 2011’den yıkılışına kadar rejimi ayakta tutan bu güçler ve İran’dı. Rejimin kendi ordusunun ayakta kalacak hali yoktu. Güçten düşmüş, yıpranmış, silah ve cephanesi olmayan hatta aç karın ve yırtık ayakkabılarla savaşan bir ordu durumundaydı. Bu nedenle ne direnecek ne de savaşacak bir durumdaydı. Ordunun üst kademesi çeteleşmiş, her biri bir mıntıkayı vergiye ve haraca bağlamış ‘rant ve savaş ağaları’ haline gelmişti. Geleceğe dair herhangi bir umutları kalmamıştı. Her biri kendi bireysel çıkarlarını kurtarmak ve mevcut cehennemden nasıl kaçıp kurtulacaklarının hesabını yapmaktaydı. Dolayısıyla bir grup HTŞ savaşçısı, İdlib’den harekete geçer geçmez karşılarında direnecek bir ordu bulamadı. Putin’in deyişiyle, 300 kişilik bir militan grubu 250 bin kişilik orduyu bir gece de tasfiye etti. Öyle anlaşılıyor ki, HTŞ’ye bağlı güçler harekete geçtiklerinde onların böyle hızlı bir zafer elde edeceklerine dair umut ve beklentileri yoktu. Söylendiğine göre, HTŞ ve destekçisi Türkiye’nin amacı, Halep ve çevresini geri almaktı. Halep düştükten sonra karşılarında direnecek bir güç olmadıklarını görünce bu gruplar Şam’a kadar yürüdü. Aslında bu durum, DAİŞ’in Musul ve Irak’ın bir bölümünü ele geçirmesini andırıyor.

REJİMİN YIKILMASININ ARDINDAN

Rejim yıkılıp İran ve Rusya güçleri sahadan çekildikten sonra sıra Suriye’nin nasıl bir şekil alacağı, nasıl bir rejimle yönetileceği ve geleceğinin ne olacağı soru ve cevaplarına geldi. Rejimin yıkılışının ardından konjonktürel olarak Suriye’de faal ve etkili olan, askeri ve siyasi olarak görünür üç temel dış güç vardır;

* ABD ve Uluslararası Koalisyon güçleri,

* Türkiye, Katar ve bunlara bağlı güçler,

* İsrail.

Mevcut durumda, Suriye üzerinde bu üç temel güç karşılıklı bir hegemonya mücadelesi içerisinde bulunuyor. Bunların durumlarını ve Suriye’ye ilişkin ne yapmak istediklerini, amaç ve planlarını tek tek gözden geçirmekte ve anlamakta yarar vardır.

ABD VE KOALİSYON GÜÇLERİ

Arap baharı ve Suriye’nin iç çatışmalarıyla birlikte, ABD’nin temel politikası Suriye’de BAAS rejimini değiştirmek ve küresel hegemonya gücüyle uyumlu, kendine bağlı bir gücü iktidara getirmekti. İlk başlarda bu müdahaleyi Türkiye ile birlikte yürütmeye çalıştı. Belli bir aşamadan sonra Türkiye’nin ABD’den aldığı silah ve cephane ile askeri desteği, kendine bağlı İslamcı - selefi gruplar için kullanmaya çalıştığını, aldığı silah ve mali desteği El Kaide gibi cihatçı örgütlere aktardığını gördü. ABD istismar edildiğini anlayınca Türkiye’yle birlikte yürütmüş olduğu eğit-donat programından vazgeçti. Yeni seçenekler aramaya koyuldu. Özellikle de DAİŞ’e karşı etkili bir direniş gücü olarak ortaya çıkan YPG gibi Kürt güçlerini destekleyerek, bir mücadele koalisyonunu oluşturdu ve bunu önemli oranda başardı. Rejim ve Rusya’nın da henüz tasfiye edilmediği birinci Trump yönetimi döneminde, ABD Suriye’den çekilmek ve Suriye’yi kendi kaderine terk etmek istedi. Hatta Trump, Suriye’deki DAİŞ’le mücadeleyi Türkiye’nin inisiyatifine bırakmayı tercih etmek istiyordu. Böyle bir geri çekilmenin, ABD’nin küresel hegemonik çıkarlarına ciddi zararlar verebileceği, ABD için Ortadoğu’da ciddi bir gerileme ve mevzi kaybı anlamına geleceği varsayılarak çekilme kararı uygulanmadı. Ayrıca etik olmayan bir şekilde Kürtlerin ortada desteksiz bırakılması yanlışlığının yarattığı tepki, Trump’ın bu geri çekilme planını suya düşürdü ve dünya kamuoyu ile Amerikan kurumları nezdinde ciddi bir dirençle karşılaştı. Özellikle Kongre, Pentagon gibi kurumlar, Trump’ın bu kararına karşı ciddi bir tavır takındı. Bundan sonra ABD, Suriye-Türkiye sınır bölgelerinden çekilerek daha çok iç kesimlerde üslenmeye ve etkinliğini korumaya çalıştı. Temel taktiği, belli düzeyde etkinliğini korumak ve Türkiye ile keskin bir biçimde karşı karşıya gelmemekti.

HTŞ DÖNEMİNDEKİ YENİ DURUM

Rejimin yıkılışından ve HTŞ’nin Şam’da iktidara getirilmesinden sonra ABD için yeni bir durum ortaya çıktı. Pek çok kimse ve çevre ABD’nin ve Koalisyon güçlerinin Trump’ın ikinci yönetim döneminde geri çekileceğinin ve Suriye’yi terk edeceğinin beklentisi içerisindeydi. Erdoğan hükümetinin de bu yönlü bir beklentisi ve hesabı vardı. Gelinen aşamada, ABD’nin beklendiği gibi şimdilik geri çekilmeyi düşünmediği, bilakis yeni Suriye koşullarında esas Suriye’yi dizayn edebilecek, kendi amaçlarına göre biçim verecek daha uygun koşul ve ortama ulaştığı söylenebilir. Yani Trump’ın birinci yönetim dönemi ile ikinci yönetim dönemi arasındaki koşullarda çok ciddi farklar ve değişimler vardır. Birinci Trump yönetimi döneminde Suriye’de Rusya, rejim, Türkiye, İran, Koalisyon’dan müteşekkil bir güç dengesi ve karmaşası mevcuttu. Her biri kendi mevzilerini koruyor ve amaçlarını diğerine dayatıyordu. Hiçbiri amaç ve geleceğine dair taviz vermeye ve yeni bir değişim yaratmaya yanaşmıyordu. Dolayısıyla bu koşullarda belki de Trump yönetimi geri çekilmeyi tercih edebilirdi. Mevcut koşullarda durum böyle değildir. Rusya, rejim ve İran güçleri tasfiye edilmiş, Suriye’de esas hakim güç ABD, Koalisyon güçleri, Türkiye ve İsrail kalmıştı. Dolayısıyla ABD gibi küresel hegemonik bir dünya gücünün, değişen Suriye’nin bu yeni koşullarında kendine düşen rolünden vazgeçerek geri çekilmesi ve Suriye’yi olduğu gibi ortada bırakması düşünülemez. Tam tersine küresel gücüne ve avantajlarına dayanarak, Suriye rejiminin biçimlenmesinde ve yapılanmasında çok önemli ve belirleyici bir rol oynamak ister. ABD’nin ve bağlı müttefiklerinin Suriye’ye ilişkin amaçlarını ve hedeflerini kısaca şöyle ifade edebiliriz;

* Amerika’nın çıkarlarına göre uyum sağlayan bir rejimin ve devlet yapısının örgütlenmesi ve konumlandırılması.

* İsrail ile uyum içerisinde ve İsrail’in stratejik amaçlarına göre bir Suriye’nin tesis edilmesi.

* ABD’nin Ortadoğu’da tesis etmeye çalıştığı İbrahimi anlaşmalar çerçevesinde Suriye rejiminin bu anlaşma ve stratejiye entegre edilmesi biçiminde sıralanabilir.

KENDİ ÇIKARLARINA UYGUN YÖNETİM

ABD için burada önemli olan öncelikli koşul, ABD’nin bölgesel ve küresel çıkarlarına göre bir Suriye’nin tesis edilmesi ve bunun İsrail’in genel güvenlik sistemine entegre edilmesidir. Burada iktidarda olan rejimin demokratik olup olmaması Trump yönetimi için çok önem arz etmez. İslami, monarşi, diktatoryal olma gibi özellikler mevcut ABD yönetimi için pek önemli değildir. Oluşacak yönetim için tek koşul, ABD’nin çıkarlarına hizmet etmek ve onun bir dediğini iki etmemektir.

TÜRKİYE VE KATAR İKİLİSİ

Diğer yandan TC de Suriye’de kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda bir yönetim yapılanmasına gitmek istemektedir. Bilindiği gibi 2011’den beri Türkiye, sürekli Suriye’de müdahil taraf durumundadır. Öncelikle kendine bağlı İslamcı ve cihadist çeteleri örgütleyerek rejimi yıkmaya çalıştı. Erdoğan’ın deyişiyle ’24 saat içerisinde Emevi camiinde namaz kılmak’ istiyordu. Rusya ve İran’ın Suriye rejimine verdiği destek, ABD’nin eğit-donat programından vazgeçmesi ve selefi gruplara mesafe koyması, Türkiye’yi kendi politikasıyla baş başa bıraktı. Erdoğan umduğunu bulamadı. Rejime karşı hareket eden Türkiye destekli çeteler, Rejim-Rusya-İran cephesi karşısında zor duruma düştü. Milyonlarca insan göç ederek Türkiye’ye sığındı. Tasfiyeyle karşı karşıya gelen gruplar, Erdoğan’ın koruması altında İdlib ve çevresinde toplandı. Türk ordusu bizzat bu güçlere koruma sağladı ve kol kanat gerdi. HTŞ ve Türkiye’ye bağlı gruplar, İdlib ve çevresinde kümelenerek, Erdoğan’ın sağladığı güvenlik şemsiyesi altında kendilerini örgütledi. İdlib’de küçük bir İslamcı yönetim kurdular. Her türlü lojistik ve para desteği Türkiye ve Katar tarafından sağlandı.

Suriye’de İran ve Hizbullah güçleri zayıflayıp geri çekilince, rejim güçleri kendi başına kalınca harekete geçme zamanının geldiği anlaşıldı. HTŞ’yi harekete geçiren ve teşvik eden güçlerin kimler olduğu halen tartışma konusudur. İngiltere ve Koalisyon güçlerinin buradaki teşvik ve destekleri ne kadardır tam bilinmemektedir. Bu konuda çok söylenti dolaşmaktadır. Türkiye’nin ve İngiltere’nin bu işin içinde olduğu kesin söylenebilir. Türkiye’nin her türlü desteği ile rejimin zayıf düştüğü bir anda bu güçler, Şam’ı ele geçirdikten sonra Erdoğan rejimi kendisini ‘Suriye Devrimi’nin esas sahibi olarak gördü ve bununla ne kadar övgü hak ettiğini söyledi. Bu konuda Trump da Erdoğan’a serzenişlerde bulundu ve Suriye’deki HTŞ güçlerinin Erdoğan tarafından örgütlendirilip yönetildiği konusunda değerlendirmeler yaptı. Dolayısıyla HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesinin hemen ertesinde MİT Başkanı ve Dışişleri Bakanı ziyaretlerde bulunup kutlamalar yaptı ve dünya kamuoyuna ne kadar birlikte ve el ele olduklarının gösterisinde bulundu. Türkiye dünyaya, “Bakın bunlar bizim adamlarımız, bunları besleyen, örgütleyen, eğiten, harekete geçiren ve bugüne getiren bizleriz. Suriye’de tek hakim güç biziz. Biz ne dersek o geçerlidir” mesajı veriyordu.

TÜRKİYE’NİN SURİYE SAHASINDAKİ AVANTAJLARI

Erdoğan rejiminin Suriye üzerindeki hegemonya savaşında hayli avantajları vardır;

* HTŞ ve benzeri gruplarla aynı ideolojik anlayışa sahip olmasıdır. Denilebilinir ki, Erdoğan’ın isteyip de Türkiye’de kurmayı tam başaramadığı İslamcı rejimi Suriye’de kurmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla Erdoğan ve bu grupların ideolojik birlikleri, amaçları ve bağlamları vardır.

* Bu güçlere sağladığı koruma ve bunlara, Suriye iç savaşından beri verdiği destek. Eğer Erdoğan ve rejimi olmasaydı bu güçlerin İdlib ve çevresinde tutunmaları ve barınmaları mümkün olamazdı. Belki de çoktan tasfiye olup gitmişlerdi. Erdoğan onlara hayati bir güvenlik sağladı. Dolayısıyla bunların Erdoğan rejimine minnet borçları vardır. Yıllardır Türk istihbarat örgütleri ve özel savaş ekipleriyle içli dışlıdırlar. Ağababaları Erdoğan’a her zaman ve her yerde askerlik yapacak kadar bağımlı hale gelmişlerdir. Adeta Türkiye özel savaş güçlerinin birer uzantılarıdır. Bugün de Erdoğan rejimi olmadan bunların iktidarda tutunmaları, Suriye’de bir İslamcı rejim inşa etmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla bu grupların kendi aralarındaki çelişki ve çıkar çatışmaları ne olursa olsun, her biri az veya çok Türkiye’nin yardım ve desteğine muhtaç durumundadır. Bu ise Türkiye’ye bu grupları istediği şekilde yönetme ve kullanma fırsatını vermektedir. Ayrıca bunların Libya, Afrika, Karadağ ve Güney Kurdistan’da paralı savaşçı olarak savaştırıldıkları konusunda bilgiler de var.

* Türkiye’nin Suriye hegemonya savaşında üçüncü avantajı, milyonlarca mültecinin yıllar boyu Türkiye’de kalması, Türkçe öğrenmesi, çeşitli ekonomik, sosyal ve kültürel bağlar kurmasıdır. Bu durum mevcut Türk rejimine, politik ve askeri amaçları uğruna zor duruma düşmüş bu insanları istismar etme fırsatını vermektedir. Dolayısıyla Erdoğan rejimi bunlardan paralı asker ve özel savaş birimlerini devşirmektedir. Türkiye seçimlerinde bunların oy depoları olarak istismar edildikleri bilinmektedir. Erdoğan’ın sürekli “Biz Ensar, bunlar muhacir” lafını kullanması boşuna değildir.

ERDOĞAN REJİMİNİN YOL HARİTASI

Erdoğan ve rejimi bütün bu avantajlarını kullanarak, Suriye’de çok ciddi ve tehlikeli bir hegemonya savaşını yürütmekte olup programına göre Suriye’nin geleceğini biçimlendirmeye çalışmaktadır. Erdoğan rejiminin Suriye’deki amaç ve hedeflerini, yine Suriye’nin geleceğine dair izlemek istediği yol haritasını şöyle sıralamak mümkündür;

* Suriye’de Kürt karşıtı ve antidemokratik İslamcı bir rejimi oluşturmak istemektedir. Oluşturulacak Suriye rejiminin Erdoğan rejiminin siyasi stratejik amaçlarına uygun bir rol oynaması ve eylem içinde bulunmasını hedeflemektedir.

* Askeri olarak; Türk Genelkurmayı’nın yakın denetim ve gözetimi altında bir Suriye ordusunu oluşturmayı hedeflemektedir. Böyle bir çalışmanın içine fiilen girmiş bulunmaktadır. Başta İsrail olmak üzere kendisine rakip ve çıkarlarını tehdit edecek güçlere karşı kullanışlı hale getirmeyi amaçlamaktadır. Oluşturulacak bu ordunun silah, teknik ve teçhizatının mümkünse tümünün Türk ordusu ve sanayi sektörü tarafından karşılanmasını, Suriye hava sahasının denetiminin Türkiye kontrolüne verilmesini veyahut Türkiye’ye bağımlı hale getirilmesini, Suriye’nin çok önemli kritik bölgelerinde askeri üslerin konumlandırılmasını, Türk askeri gücünün denetiminin tüm Suriye’de hakim hale getirilmesini öngörmektedir.

* Ekonomik alanda; Suriye’nin Türk pazarına bağlanmasını, Suriye’nin yer altı ve yer üstü kaynaklarının Türkiye’ye aktarılmasını, işlenmesini ve ekonomik entegrasyonu sağlamak gibi temel stratejik amaç ve hedefler planlanmaktadır. Bu temelde çalışmalar yürütülmektedir. Bu nedenle, alınan bilgilere göre Suriye’de her kurum ve kuruluş içinde, Türkiye’den görevlendirilen ve atanan birer kayyum görmek mümkündür. Şimdiden, başta Şam olmak üzere, Suriye’deki otellerde ve oluşmakta olan devlet kurumlarında yüzlerce Türk devlet görevlisini görmek ve izlemek mümkündür. Dolayısıyla Erdoğan rejimi Suriye devletini aynı Kıbrıs’ın kuzeyi gibi kendi rejiminin bir uzantısı ve eki olarak görmekte ve değerlendirmektedir.

İSRAİL’İN SURİYE ÜZERİNDEKİ TASARRUFU

Suriye’de üçüncü bir hegemonik savaş gücü İsrail, “Suriye iç savaşının” başından beri İran ve Hizbullah’ın Suriye’deki varlığından rahatsız ve düşmanca bir tutum içindeydi. Rusya ile belli bir uzlaşma sağlayarak Suriye’deki Hizbullah’ın ve İran’a bağlı güçlerin askeri hedeflerine zaman zaman saldırılar yapıyordu. Özellikle de HAMAS’a, Hizbullah’a ve Haşdi Şabi’ye karşı yürüttüğü amansız operasyonlarda vurduğu darbeler sonucu Suriye rejiminin yıkılışında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Esasında Suriye rejiminin yıkılışında İsrail çok belirleyici bir rol oynadı. Eğer İran ve Hizbullah güçleri zayıflatılmış olmasaydı rejimin yıkılması öyle kolay olamazdı. Dolayısıyla İsrail, “Rejimin yıkılışı benim eserimdir” derken bir gerçeği ifade etmiş oluyor. Rejimin yıkılışının ardından iktidara getirilen HTŞ ve Colani yönetiminin İsrail’in arzu ve amaçlarına uygun düşmeyen bir yapılanma olduğu söylenebilir. Uzun vadede bu cihadist örgütlerin İsrail’e çok ciddi bir sorun teşkil edebileceği, güvenliğine büyük tehdit oluşturabileceği söylenebilir. Bu konuda İsrail ciddi güvensizlikler ve kuşkular taşımaktadır. Bunun nedenleri ise bu grupların yıllar boyu Türkiye tarafından korunmaları, beslenmeleri ve iktidara getirilmeleridir. Şimdilik ses çıkarmamaları, uysal davranmaları takkiyecilik ve taktik icabıdır. Bir üst aklın verdiği duruştur. DAİŞ akıbetinin verdiği derslerdir. Erdoğan da Türkiye’de iktidara gelince böyle davranmıştı ve her tarafa gülücükler saçıyordu, ancak sonrasında nelerin olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu gruplar Türkiye’nin desteği ile İsrail’e karşı amansız potansiyel bir düşmanlık besleyip barındırmaktadırlar. Özellikle Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail ile savaşan HAMAS’ı desteklemesi, kendisini Ortadoğu’daki cihatçı selefi grupların halifesi olarak görmesi ve özellikle de Gazze savaşıyla birlikte son dönemlerde İsrail’i açıktan tehdit etmesi ve alenen düşmanlık beslemesi, İsrail’in HTŞ ve Suriye yeni yönetimine karşı bir düşmanca tutum içerisine girmesine neden olmaktadır. İsrail için HTŞ demek Erdoğan rejimi demektir. Bundan dolayı yeni Şam rejimine karşı ciddi kuşkular beslemekte ve mevcut durumunu asla kabul etmemektedir. İsrail’in Suriye’ye dönük hegemonya savaşının amaç ve planlarını şöyle sıralayabiliriz;

* Suriye’de Türkiye destekli, selefi dinci ve şeriata dayanan İsrail’e karşı ciddi bir tehdit oluşturan bir rejimin kurulmaması.

* İsrail’in bölge hegemonyasına tehdit oluşturan ve engel teşkil eden bir merkezi iktidar ve devlet yapısının kurulmaması.

* Askeri olarak İsrail’in bölgesel operasyonlarına karadan ve havadan engel teşkil eden herhangi bir askeri gücün kurulmaması.

* İsrail’in bölgesel düzeyde genel güvenlik amaç ve çıkarlarına tabi bir oluşumun örgütlenmesi.

* Uzun vadede İsrail’in siyasi askeri ve ekonomik amaç ve çıkarlarına karşı herhangi bir engelin ortaya çıkmaması.

* Türkiye ve İran gibi bölgesel devletlerin Suriye’de kendine bağımlı bir rejim ve sistem kurmamaları, askeri üs ve engel oluşturmamaları gibi amaç ve hedefler sıralanabilir.

KÜRTLERE ÇAĞRILARI ANLAMSIZ DEĞİL

İsrail’in Kürtlere dönük yaptığı çağrılar anlamsız değildir. Çok dar ve küçük bir coğrafyada, az bir nufusla her tarafı düşman ve tehditlerle çevrili İsrail kadar kendini çaresiz ve savunmasız bulan hiçbir ulus yoktur. Benzer topluluklar ancak nadir bulunabilir. Coğrafik konumu ve nüfusuna oranla İsrail devleti hegemonik bir dünya gücüdür. Son Gazze ve Ortadoğu hamlelerinde görüldüğü gibi etkili ve caydırıcı askeri vurucu gücüyle Ortadoğu’nun çehresini değiştirmektedir. Bir anlamda İsrail demek ABD ve dünya sermaye gücü demektir. Bu anlamıyla değil Erdoğan ve Türkiye, bölgede hiçbir güç İsrail ile boy ölçüşemez. Bu gerçeği kuruluşundan sonra girdiği bütün muharebelerde kanıtlamıştır. Bütün teknolojik askeri üstünlüğüne, uluslararası devasa desteğine ve küresel sermaye gücüne karşılık yine de içinde bulunduğu yalnızlığın verdiği güvensizlik hissini yaşamaktan kurtulamamaktadır. Bölgede bu yalnızlığını ve güvensizliğini giderecek yakın dostlar ve müttefikler bulmak zorundadır. Öyle anlaşılıyor ki, buna konumu ve durumu uygun adaylardan biri olarak Kürtleri görmektedir. Ayrıca Kürtler gibi İran, Türkiye ve Arap ulus devletleri tarafından saldırı ve tehdit altında bulunan halk ve toplulukları doğal müttefikler olarak görmekte, ittifak ve dostluk elini uzatmaktadır. Bölgenin egemen ulus devletleri tarafından sürekli saldırı altında bulunan ve her an yaşam hakları tehdit edilen bu halk ve topluluklar üzerinde bu baskı ve tehditler sürdürüldükçe, İsrail ile ittifak ve ilişki içine girmeleri kaçınılmazdır.

SERT BİR HEGEMONYA SAVAŞI

Yukarıda maddeler ve bölümler halinde özetlemeye çalıştığımız gibi ABD, Türkiye ve İsrail’in Suriye üzerinde çok amansız ve sert bir hegemonya savaşı yürüttükleri anlaşılmaktadır. Bu hegemonya savaşında Türkiye ve İsrail, siyasi askeri ve ekonomik çıkarlar bakımında karşıt konumlarda bulunmaktadır. Türkiye’nin Suriye’deki stratejik amaç ve çıkarları İsrail ile çatışmakta ve İsrail’i çok ciddi bir biçimde tehdit etmektedir. Aynı biçimde İsrail’in Suriye’de izlediği stratejik çıkar ve amaçlar, Türkiye’nin amaç ve çıkarlarına ciddi engel oluşturmaktadır. Dolayısıyla son dönemlerde görüldüğü gibi İsrail ile Türkiye’nin sıcak bir çatışmaya girebileceklerine dair söylemler ve tehditler ortada dolaşmakta ve dile getirilmektedir. Taraflar bu konuda birbirlerine sert mesajlar vermekte ve tehditler savurmaktadır. Burada esas belirleyici rol ABD’ye düşmektedir. Bu çelişki ve çatışma durumunun olası sonuçları hakkında şunlar söylenebilir;

* Birinci olası seçenek; ABD’nin arabuluculuğunda Türkiye ile İsrail’in Suriye üzerinde genel bir paylaşım uzlaşmasına girebilecekleridir. Özellikle de Halep ve kuzeyi Türkiye’nin etkinliği ve denetimine verilebilir. Şam ve güneyi ise İsrail’in etki alanına bırakılabilinir. Böylece Suriye, İsrail ve Türkiye arasında iki nüfuz bölgesine bölünebilir. Bu anlaşmanın gözetimini ve koordinasyonunu ise Amerika yürütebilir. ABD böyle orta bir yolla İsrail ve Türkiye’yi buluşturarak bir çözüme ulaşabilir. Beklenen öncelikli olası çözüm budur.

* İkinci olası seçenek; Erdoğan rejimine kısmi ve daha az bir takım tavizler verilerek, özelikle de ABD’nin dayatmasıyla bir uzlaşmayı kabul ettirmektir. Yani aza razı etmektir

* Üçüncü olası seçenek; bir tarafın önemli bir taviz vererek veyahut taleplerinden vazgeçerek diğer tarafa boyun eğmesi ya da nötr duruma gelmesidir. Böyle bir tutumu İsrail’den beklemek zordur, çünkü bu sorun İsrail için ölüm kalım meselesidir. ABD’nin İsrail’den yana tutum takınarak Türkiye’ye yönelik sert bir tutum alması ve dayatması durumunda Erdoğan rejimi bunu kabul etmek zorunda kalabilir.

* Dördüncü seçenek ise her iki gücün karşı karşıya gelerek daha sert bir askeri ve diplomatik savaşa tutuşmalarıdır. Bu da 3. Dünya Savaşı’nın farklı bir noktaya evrilmesi anlamına gelir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müdahale pratiği güncellenirse Türkiye’yle bir uzlaşma daha olasıdır.

QSD VE KÜRT GÜÇLERİNİN DURUMU

Son bir konu olarak Suriye denklemi içinde, QSD ve Kürt güçlerinin durumunu ve konumunu kısaca değerlendirmek gerekir. Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin ve ona öncülük eden Kürt güçlerinin Suriye’de izlediği politika ve stratejinin demokratik çözümleyici karakteri daha iyi anlaşılmaktadır. Suriye devriminin başından beri Kürt güçleri kendi alanlarında öz savunma temelinde örgütlenmiş kendi bölgelerini korumayı esas almıştır. Bu özünde bir meşru savunma anlayışıdır. Erdoğan rejiminin yönlendirilmesiyle başta DAİŞ olmak üzere cihatçı selefi gruplar tarafından Kürt toplumuna karşı amansız bir savaş yürütüldü. Başta Kobanê olmak üzere Kürt güçleri amansız bir direniş sergiledi ve tüm dünyanın takdir ve haklı desteğini kazandı. Koalisyon güçlerinin desteğiyle adım adım kentlerini özgürleştirdiler. Böylece Fırat’ın doğusu ve kısmen de batısı olmak üzere önemli bir coğrafik bölge, DAİŞ ve cihatçı gruplardan temizlenerek özgürleştirildi. Özerk Yönetim biçiminde bir sistem oluşturuldu. Bu sistem en son Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi ve bölgesi biçimine kavuştu. Türkiye’nin ve cihatçı grupların sürekli saldırılarına uğramaktan kurtulamadı. Askeri, siyasi ve toplumsal alanda çok yoğun bir mücadele verildi. Türkiye ile barış temelinde bir çözüm çabası içerisine girildi, ancak bu henüz bir sonuca ulaşmış değildir.

Rejimin yıkılışından ve Suriye’de yeni konjonktürel bir durumun ortaya çıkmasından sonra Kuzey ve Doğu Suriye’deki Özerk Yönetim ve askeri gücü QSD’nin durumu ve geleceği tartışma konusudur. Bu tartışmalar güncelliğini korumaktadır. Erdoğan rejimi bu yapıyı tasfiye etmek ve katliamdan geçirmek için bütün askeri, siyasi, diplomatik ve hatta ekonomik gücünü seferber etmiştir ve hala amansızca devam etmektedir. Bütün saldırı ve tasfiye çabalarına karşın Özerk Yönetim, gücünü korumayı ve ayakta kalmayı başarmıştır.

ÖZERK YÖNETİM VE QSD’NİN ÜSTLENECEKLERİ

QSD ve Özerk Yönetim, DAİŞ’e karşı ittifak içinde olduğu ABD ve Koalisyon güçleriyle hareket etmektedir fakat şimdiye kadar başta ABD olmak üzere, Koalisyon güçleri tarafından Suriye’nin geleceğinde, Kürtlerin yeri ve konumu ile Özerk Yönetim’in kaderi hakkında elde tutulur bir plan ve proje ortaya konulmuş değil. Bu konuda nasıl bir çözüm geliştirileceği belirsizdir. Sadece genel söylemde haklar ve temenniler dille getirilmektedir. Kuşkusuz, Suriye’nin geleceğinde ve rejimin belirlenmesinde QSD ve Özerk Yönetim’in oynaması gereken tarihsel roller ve üstlenmesi gereken görevler bulunmaktadır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür;

* Özerk Yönetim ve QSD gücü sadece Kuzey ve Doğu Suriye ile sınırlı kalmamalı, tüm Suriye'nin demokratik öncü gücü olduğunu ortaya koyabilmelidir. Sadece Suriye açısından değil Ortadoğu bağlamında da Şam ve Suriye yönetimi HTŞ’ye bırakılmayacak kadar hayati bir konudur. O nedenle Özerk Yönetim, sadece Şam yönetimi ile onun kabulü temelinde ilişki kurmamalı; genel yönetim inisiyatifini ele almalıdır. Bunun yapılabilmesi için de olabilecek tüm diplomatik ve politik yol ve yöntemler azami çaba gösterilerek denenmelidir.

*  HTŞ ve cihatçı gruplara karşı daha azimli ve kararlı mücadele yürütülmeli. Başta Aleviler olmak üzere farklı halk ve inanç gruplarına karşı geliştirilen katliamlara karşı önleyici tedbirler geliştirmeli ve örgütlenmelidir. Aleviler, Durziler, Hristiyan topluluklar, ve diğer halk topluluklarıyla ivedilikle ilişkiler kurulmalı, ortak mücadele cephesi ve koordinasyonu sağlanmalıdır.

* Demokratik anayasa, demokratik Suriye Cumhuriyeti ve demokratik özerk yönetimler bir seçenek ve model olarak tüm halk topluluklarına sunulmalı; bu temelde, örgütlenmeler ve çalışmalar yaygınlaştırılmalıdır. Bu konularda uluslararası güçlerin ve kamuoyunun desteğini sağlamak zor olmayacaktır. Yine demokratik çözüm ve oluşum etrafında Suriye halk topluluklarının ezici desteğini sağlamak zor değildir.

* QSD ve Özerk Yönetim, Suriye için bu amaç ve hedeflerini ısrarla yürütmeli ve asla bundan geri adım atmamalıdır. İlişki ve çelişkide olduğu bütün güçleri bu eksene yöneltmeli ve bu çizgiye doğru çekmelidir.