‘Kent Uzlaşısı’ soruşturmada bir ayrıntı değil
Araştırmacı yazar Aziz Tunç, ‘Kent Uzlaşısı’nın İBB soruşturmasında suçlama konusu yapılmasının, tesadüfi bir ayrıntı değil, meselenin ortasında yer aldığını söyledi.
Araştırmacı yazar Aziz Tunç, ‘Kent Uzlaşısı’nın İBB soruşturmasında suçlama konusu yapılmasının, tesadüfi bir ayrıntı değil, meselenin ortasında yer aldığını söyledi.
İBB’ye ve İmamoğlu’na düzenlenen operasyon sonrası bu meseleyi bile aşan bir halk tepkisinin ortaya çıkmasıyla birlikte iktidar antidemokratik uygulamalarının dozunu artırdı. Çoğu genç, 301 kişinin tutuklanması, medya ve sanal medyaya baskılar ve toplumun her kesiminin yargı yoluyla korkutulmaya çalışıldığı bir süreç yaşanmakta. Araştırmacı yazar Aziz Tunç, tepkinin ve ortaya çıkan eylemlerin birikmiş bir şey olduğunu ifade ederken bu sürecin hala çözülmeyen Kürt sorunu ile de bağlantılı olduğunu söylüyor.
Araştırmacı yazar Aziz Tunç, ANF’nin sorularını yanıtladı.
İBB'ye ve Ekrem İmamoğlu'na yapılan operasyona büyük bir tepkinin oluşmasının sebepleri neydi?
Tepkinin İmamoğlu'nun görevde alınmasını aşan bir biçimde ortaya çıkmış olması, doğrusu çok beklenen bir şey değildi gibi gözükebilir ama böyle olmasının birçok nedeni var. Sonuçta yıllardan beri dayatılmış olan baskılar, yapılan zorbalıklar ve hukuksuzluklar toplumda birikime yol açtı ve o birikim bu vesileyle açığa çıkıp patlamış oldu. Yani bir boyutu, sürdürülen antidemokratik baskılar ve zorbalıklardır. Türkiye'de Kürt sorununun demokratik olarak çözülmemiş olması, Alevilerin eşit yurttaşlık haklarının karşılanmamış olması, kadınların sürekli olarak yaşadığı baskı ve zorbalıklar, gençlerin taleplerinin herhangi bir biçimde karşılanmamış olması hatta yok sayılmaları ve susturulmaları bu tepkinin açığa çıkmasını sağlayan objektif nedenler oldu. Doğrusu iyi de oldu. Bu nedenlerle ortaya çıkan toplumsal tepki, sadece İmamoğlu'nun görevde alınmasında kaynaklanan bir tepki olarak izah edilemez.
Zaten İBB'ye yapılan suçlamalardan biri de ‘Kent Uzlaşısı’. Bu açıdan değerlendirildiğinde doğrudan Kürtlerin de iradesini hedef alan bir durum var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şunun altını çizmek lazım; ‘Kent Uzlaşısı’ meselesi, bu soruşturmada tesadüfen ortaya çıkmış bir ayrıntı değil. Tastamam meselenin ortasında yer alan bir durum, çünkü ‘Kent Uzlaşısı’ olmasaydı İmamoğlu'nun bu düzeyde bir fark atarak kazanması ihtimali çok güçlü değildi. Yani meseleyi sadece Kürt seçmenin oylarının sağladığı imkanlardan ibaret bir matematiksel veri gibi görmemek lazım. Kürt seçmenin hatta politik kimlik olan DEM Parti’nin, İmamoğlu'nu ‘Kent Uzlaşısı’ üzerinde desteklemesi, toplumun çok farklı kesimlerini de İmamoğlu'na yönelmesinin bir zeminini oluşturdu. Çok geniş bir kesim, yani İmamoğlu'na ya da CHP'ye farklı nedenlerden dolayı uzak duran ama Erdoğan'la da hiçbir biçimde ilişkilenmesi mümkün olmayan toplumun geniş bir kesimi, ’Kent Uzlaşısı’ndan hareketle İmamoğlu'na yöneldi. Dolayısıyla ‘Kent Uzlaşısı’ formülasyonu başlı başına İmamoğlu'nun kazanmasını sağlayan çok önemli bir argümandır. Zaten devlet de ondan dolayı buraya yöneldi. Özellikle ‘Kent Uzlaşısı’nın üzerinde saldırılarını şekillendirmeye çalıştı.
Tabii o yargılama en azından İmamoğlu için o şekilde gelişmedi, çünkü ‘Kent Uzlaşısı’ üzerinde yapılacak bir yargılama, belediye başkanlarının yerine kayyum atama imkânı sunuyor. Mesela Şişli Belediye Başkanı, bununla suçlandı ve yerine kayyum atandı. İmamoğlu'nun tepesinde Demokles’in kılıcı gibi tutuyorlar. En azından benim anladığım o. Yapmadılar ama istediklerinde uygulamayı düşündükleri bir argüman olarak ellerinde duruyor.
Özetle ‘Kent Uzlaşısı’, bu saldırılarda çok temel bir argüman olarak kullanılmıştır, çünkü Kürt meselesi, Türkiye'de yaşanan bütün siyasal meselelerin ortasında yer alıyor. Hem düşünsel anlamda siyaseten hem de pratik olarak İmamoğlu'nun kazanmış olmasından dolayı çok önemli bir rol oynuyor ‘Kent Uzlaşısı’.
DEM Parti Eşbaşkanı Tuncer Bakırhan “Bir taraftan Kürtlerle süreç yürütürken diğer taraftan demokrasiyi dövmenizi kabul edemeyiz” dedi. Bu iki süreç nasıl kesişiyor?
Doğrudan kesişiyor. Demokratik bir ülkede ne İmamoğlu'na yönelik bu saldırı olabilir ne de Kürt sorunu diye bir sorun olabilir. Antidemokratik, faşist, otokrat bir sistemde yaşıyor olmamızdan dolayı hem böyle bir sorun yaşıyoruz hem de Kürt sorunu çözümsüzlüğü devam ediyor. Şimdi Tuncer Bakırhan'ın söylediği gerçekten doğru. Eğer demokratik bir yaklaşım içinde değilseniz, İmamoğlu'na bu nedenle saldırıyorsanız, Kürt sorununun çözümünde de gerçekçi bir çözümden yana bir tutum içinde olamazsınız. Kürt sorununun çözümü demek, demokrasinin gelişmesi demektir. Kürtlerin kendi haklarını alması demektir. Sayın Abdullah Öcalan'ın yaptığı çağrı, Kürt siyasetçilerinin, DEM Parti'nin yaptığı açıklamalar var ve bunların tamamı şunu içeriyor: Bu sorun sadece Kürtlerin haklarının verilmemesi değildir. Kürtlerin haklarının yok sayılması değildir. Tam tersine Kürtlerin haklarının en azından asgari düzeyde verilmesini gerektiren bir durumdur. Yani ana dilde eğitim, yerel yönetimlerde özerklik şartının kabul edilmesi, cezaevlerindeki insanların bir biçimde durumunun düzeltilmesi, tahliyesi ve bütün bunların sağlandığı koşulların oluşması lazım. Yoksa öbür türlü devletin sunduğu gibi “şunu yapın, bunu yapın” diye talimatlarla hareket edilen bir süreç değildir.
Devlet demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülmez, İmamoğlu'na yapılan saldırın da benzerleri yaşanır. Dolayısıyla İmamoğlu'na yapılan saldırıyla Kürt sorunun çözümsüzlüğü arasında doğrudan bir ilişki var. Örneğin bu saldırının pratik olarak sürecin yaşandığı koşullarda olmasının nasıl bir anlamı var derseniz, doğrusu o konuda özel olarak bu mesele süreci olumsuz ya da olumlu anlamda geliştirmek için yapılmıştır demek çok mümkün değil. Şunu söylemek mümkün; İmamoğlu'na yapılan saldırının muhtemelen DEM Parti ile İmamoğlu ya da CHP arasında gelişen ittifakı ya da ortaklaşmayı sabote etmeyi amaçlayan bir arka planı olabilir. DEM Parti'nin bu konudaki izlediği isabetli politikayla böyle bir imkân da olmadı. Özellikle Tuncer Bakırhan'ın bu konuda yaptığı açıklama çok önemli. Biz haksızlıklara, hukuksuzluğa, antidemokratik uygulamalara karşı çıkarız. Bunun mağduru olan herkesle de birlikte hareket ederiz mealinde bir açıklama yaptı. Bu çok değerli, çok önemliydi. Pratikte de zaten CHP'ye yönelik saldırıya karşı yapabilecek bütün destek faaliyetlerini yürüttüler. Eylemlere, etkinliklere katıldılar. CHP'ye yönelik her türlü antidemokrat saldırıya karşı yapılması gereken her şeyi eksik bırakmadan yapmış bir partiden söz ediyoruz.
Başta bir tepkiden bahsettik, özellikle başını gençlerin çektiği sokak eylemleri yapıldı, boykot örgütlendi. Peki siz bu tepkinin ya da bununla doğan eylemlerin kalıcı olacağını düşünüyor musunuz, devam etmesi neye bağlı?
Doğrusu kalıcı olmasını isterdim, bütün içtenliğimle söylüyorum ama bu tarz kitle eylemlerinin uzun vadeli ve kalıcı olabilmesi politik bir programla ve o programın örgütlendirilmiş haliyle mümkün olabilir. Örneğin Cumartesi Annelerin eylemi böyle bir eylemdir. Sürekli bir sistem içinde devam ediyor, çünkü bir irade var. Bir irade, o eylemi sürekli ve sistemli kılıyor. CHP'nin siyasal yapısı böyle eylemlere önderlik etmeye çok uygun değil. DEM Parti'nin de koşulları bu konuda ne yazık ki uygun değil. Başka siyasal hareketler, diğer devrimci kurumlar da ne yazık ki bu konuda önderlik edebilecek ve bu eylemi süreklileştirebilecek imkanlara sahip değil.
İktidarın gitmesini temel slogan haline getiren, gitmesini isteyen ve bu gitmenin olabileceği koşullara kadar da ısrarla o eylemleri devam ettiren bir iradi yapının açığa çıkması gerekirdi. Böyle durumlar bazen kitlelerin kendi eylemleri içinde de çıkıyor. Yani eylemler öyle bir noktaya geliyor ki kendi kendini örgütlüyor, böyle bir programı ortaya koyuyor ve sürdürebiliyorlar.
Dolayısıyla hem politik anlamda yetersizliği hem örgütsel yetersizliğinden dolayı bu eylemlerin uzun vadede devam etmesi ne yazık ki mümkün değil ama çok ciddi anlamda bir etki yarattı, çok ciddi anlamda kalıcı bir sonuç yaratmış olacaktır. O da şudur, kitleler ilk kez bu şekilde eylemlerle özellikle öğrenci gençliği Gezi’den sonra bu eylemle kendi gücünün farkına vardı, kendi yapabileceklerinin farkına vardı, örgütlü mücadelenin gerekliliğinin de farkına vardı. Mevcut iktidara hayır demenin mümkün olduğunu da gördü. Bunlar önemli gelişmeler.
Türk devlet yapılanması çok ciddi değişimler yaşadı Erdoğan sürecinden beri. 2000'lerden önceki devlet değil artık. Bütün boyutlarla değişti. Politik yapısıyla değişti, örgütsel yapısıyla değişti. Dolayısıyla devleti yöneten mekanizma tamamen Erdoğan'ın istediğini yapabilir hale getirildi. Sadece yargı değil, yargısı da polisi de tek adamın yönettiği bir mekanizmaya dönüştü. Dolayısıyla o tek adamın yönettiği mekanizma, antidemokratik saldırılarla toplumdaki bütün demokratik dinamikleri kontrol etme hakkı tanıyor kendine. Şu anda ortaya çıkan bu direniş, son derece anlamlı ve değerli; bu baskıcı yönetime hayır deme koşulu ortaya çıktı.