12 Eylül askeri faşist darbesinin toplumun muhalif her kesimine yönelen baskı ve sindirme politikalarında cezaevlerinin özel yeri vardır. Ýki cezaevi siyasi tutsaklara yönelik baskı ve sindirmede öne çıkar: Diyarbakır ve Mamak.
Bu cezaevlerinde siyasi tutuklulara yönelik aðır maddi ve psikolojik baskılar yıllardan beri yazılmaktadır.
Bu cezaevleri toplama kampları olarak da adlandırılırlar.
Bu saptama doðru deðildir.
Bu yazıda Nazi Almanyasının en büyük toplama kampı Auschwitz ile Diyarbakır Cezaevindeki uygulamalar arasındaki farklılıklar incelenecektir.
Gerek Diyarbakır ve gerekse de Mamakta siyasi tutsaklara yönelik maddi ve psikolojik ezme politikasının temel hedefi, tutsakları askerileştirerek kişiliksizleştirmektir.
Gün boyunca talim yaptırılır. Ýstiklal Marşı, Harbiye Marşı, Atatürkün sözleri ve Türk ırkının tarihsel büyüklüðü üzerine sözler ezberletilir. Ezberleyemeyen aðır şekilde dövülür, hücreye atılır ve başka işkencelerle karşılaşır.
Sadece Türkü, Türkün ne kadar ulu bir ırk olduðunu düşün, başka bir şey düşünme anlayışı, katı askeri disiplin eşliðinde siyasi tutsaklara dayatılırdı.
Bu uygulama Diyarbakır Cezaevinde Mamaka göre daha sert ve aðır yöntemler eşliðinde hayata geçirilmeye çalışıldı.
Diyarbakırdan Mamaka nakledilen bazı tutsakların bu cezaevini cennet gibi bulmaları şaşırtıcı deðildir.
Her iki cezaevindeki uygulamaların amacı, siyasi tutsaklarda var olan kimliði kırmak ve yerine başkasını koymaktı.
Özel elbise giymek, tekmil vermek, sürekli talim yapmak, marşlar ve özlü sözler ezberlemek bu kimlik tahribatının başlıca uygulamalarıydı.
Diyarbakırda kırılması gereken bir de Kürt kimliði olduðu için, buradaki uygulama Mamaka göre daha aðırdı.
Auschwitzde ise bambaşka bir tabloyla karşılaşırız.
Auschwitz ile Diyarbakır arasındaki en büyük fark, toplama kampı ile cezaevinin amaçlarına yöneliktir.
Auschwitzde kişiyi kimliðinden vazgeçirmek, her çeşit zorbalıðı ve hatta vahşeti kullanarak ona başka bir kimliði empoze etmeye çalışmak söz konusu deðildir.
Auschwitz, Yahudi soykırımıyla özdeşleşmiş bir toplama kampıdır. Burada öldürülen yaklaşık 1,1 Milyon kişinin bir Milyon kadarı Yahudidir.
Avrupa genelindeki Alman işgal bölgesinden toplanan Yahudiler genellikle bu kampa getirilirdi. Bunlardan 900 bin kadarı gaz odalarında hemen öldürüldü ve ardından da cesetleri fırınlarda yakıldı.
Auschwitz sanayi soykırımının simgesi olan bir isimdir.
Cesetler yakılır, çünkü bu kadar insanı nereye gömeceksiniz?
Cesetler yakılmadan önce uzun ve güzel saçları olanların saçları daha sonra kullanılmak üzere kesilir. Altın dişi olanların dişi sökülür.
27 Ocak 1945de Kızıl Ordu tarafından ele geçirilen Auschwitzde yedi ton saç bulunmuştur. Saçtan yapılan halılar da buna eklenmelidir.
Toplama kampına gelenler ilk olarak elenirler. Saðlıðı yerinde, yapıca az çok güçlü olanlar fabrikalarda çalıştırılmak üzere ayrılır, kalanlar ise gaz odalarına gönderilirdi.
Sað kalanlar kampın yakınındaki IG Farben, Krupp ve öteki fabrikalara gönderilerek aðır şartlarda çalıştırılırdı.
Artık çalışamayacak duruma gelenlerin yolu ise gaz odasıydı.
Auschwitzde katı uygulamalar, baskı ve aðır kurallar vardı. Ama Diyarbakırdaki gibi sürekli talim, sürekli dayak söz konusu deðildi. Böyle bir uygulama kampın amacına da ters düşerdi. Tutsakların emek gücünün olabildiðince sömürülmesi kampın ana amacıydı. Sürekli talim yapan, dövülen insandan ek olarak çalışmasını da beklemek mümkün deðildir.
Auschwitz, sinekten yað çıkarmayı amaçlayan rasyonel bir mantık üzerine kurulmuştu: Ýşine yaramayanı imha et; işine yarayanı ise ölesiye çalıştır. Ne saçı, ne altın dişi ve ne de ayakkabısı boşa gitmesin. (Kurtarıldıktan sonra kampta 45 bin çift kadar ayakkabı ve bir Milyonun üzerinde giysi bulunur. Tipik bir sanayi işletmesinde olduðu gibi hiçbir şeyin boşuna harcanmamasına çalışılmıştır.
Diyarbakırda asıl amaç askeri yöntemler eşliðinde siyasi tutsakların psikolojik olarak çökertilmesi ve teslim alınması iken, Auschwitzde böyle bir amaç yoktur.
Kimseye Alman ulusunun yüceliði öðretilmez, Hitlerin sözleri ezberletilmezdi.
Nazilerin kamptaki tutsakları kendilerinden yapmak gibi bir amacı yoktu.
Diyarbakırda tam olarak teslim olan, başka bir deyişle pişman ve itirafçı olan kişiler aðır baskıdan görece olarak kurtulurdu.
Auschwitzde ise Naziler hiç kimseden Alman olmasını istemiyorlardı.
Burada da işbirlikçiler vardı. Örneðin Yahudileri kitle halinde gaz odalarına SSler eşliðinde götüren Yahudiler vardı. Bunlar Nazilerin karışmak istemediði en pis işleri yaparlardı ve karşılıðında da hayatları baðışlanmıştı.
Diyarbakırdaki işbirlikçilik (itirafçılık) ise aktif olmak zorundaydı: onlar önce sesli olarak kendilerini inkar ederler, bunu da herkese ilan ederlerdi. Direnişin boşuna olduðu konusunda sürekli çaðrı yaparlardı.
Sonuç olarak Auschwitz ve Diyarbakır arasında büyük amaç ve uygulama farkları bulunduðu söylenebilir. Bu nedenle iki yeri de toplama kampı olarak görmek doðru deðildir.
UNUTTURMA POLÝTÝKASI
Diyarbakır Cezaevinde uygulanan vahşeti (işkence sözcüðü hafif kalır) herkes kabul ediyor. Devlet ve siyasi iktidarlar bunu unutturmaya çalışırken; sosyalistler ve demokratlar Diyarbakır Cezaevi tarihini 12 Eylülün önemli bir simgesi olarak korumaya çalışıyor.
AKP iktidarının Diyarbakır Cezaevini yıkmak istemesi unutturma politikasının sonucudur.
Auschwitz ise olduðu gibi korunmuş durumda ve her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor.
Yaşanılanları unutturmamanın ve tarihe mal etmenin yolları sadece yeri korumak ve orada yaşanılanları anlatmaktan ibaret deðildir.
Gerçeðin somut olarak bilinmesi açısından bunlar önemlidir, ama yetmez.
Auschwitz insanlıðın hafızasına kazındı, kalıcılaştı; çünkü sadece yer olarak korunmadı; bu kampla ilgili çok sayıda anı, edebi yapıt ve sosyolojik araştırma yayımlandı. Bir örnek vermek gerekirse:
Auschwitzde uzun süre yöneticilik yapmış olan Rudolf Höss, yargılandıðı sırada kendisine yönelik suçlamaları kesinlikle reddeder. O herhangi bir suç işlememiş, sadece üstlerinden gelen emirleri yerine getirmiştir.
Auschwitzde cesetlerin yakıldıðı fırınlardan birinin önünde idam edilen Höss, son ana kadar neden suçlandıðını anlamamıştır. Gözlemciler bunda samimi olduðu konusunda hemfikirdir.
Bir rejim bir insanı nasıl bu duruma getirebilir?
Ýnsanlık suçu işliyorsunuz ve ben suç işlemedim diyorsunuz.
Benzer bir duyguyu Yahudi soykırımının mimarlarından Adolf Eichmannın Ýsrailde yargılanmasına katılan Hannah Arendt de yaşar: Eichmann normal bir insandır ve insanlık suçu işlemekle itham edilmesini anlamamaktadır.
Bir rejim bazı insanları nasıl bu duruma getiriyor?
Türkiye için bu konu hiç incelenmedi.
Diyarbakır Cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldıran yıllar sonra Ýstanbulda öldürülecektir.
Siyasi tutsakları yanından ayırmadıðı kurt köpeðine tekmil vermeye zorlayacak kadar psikolojisi bozuk olan bu kişilik, özel bir örnek deðildir. Ordunun yapısındaki zihniyetin aşırı bir örneðidir.
Askerlik yapmış olan herkes bu zihniyetle bir oranda karşılaşmıştır.
Dönemin Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamaktır.
Diyarbakır Cezaevindeki uygulamalarla ilgili olarak şikayette bulunan bazı tutsak ailelerine, Çocuklarınız bazı şeyler yapmışsa, bazı uygulamalarla karşılaşmaları da normaldir demiştir.
Burada da kendini haklı gören, vahşeti haklılaştıran zihniyet söz konusudur.
12 Eylülün bu tipleri kısa sürede ortaya çıkmadılar. Cumhuriyetin askeri ideolojisi altında yıllarca şekillenerek oluştular.
Diyarbakır Cezaevindeki vahşeti haklı gören ve savunanlar vardı
Bu insanlar nasıl ortaya çıktılar ya da nasıl şekillendiler?
Sosyal psikoloji alanına giren bu konu bizde çok az incelenmiştir.