22 Şub 2017

Doç. Dr. Azeri: Alternatif yaratır, sokakları doldurursak kazanırız

Son KHK ile ihraç edilen akademisyenlerden Doç. Dr. Siyaveş Azeri, alternatifler yaratmanın çok önemli olduğunu ve bu yöntemle muhalefetin de gücünün farkına varacağını söyledi.

12 Ocak 2017 Perşembe 09:21
MARDİN - ÖZGÜR AYDIN

Azeri, “Akademi çoraklaştırılıyor. Çok kaliteli hocalar var, hepsi görevden alındı. Bölgesel ve ülke çapında böyle projeler hayata geçirilebilir. Teknoloji bu işleri daha da kolaylaştırır. İnsanların hepsinin aynı yerlerde olmaları gerekmiyor. İktidarın asabını bozacak olan, çileden çıkaracak en önemli şey bu olabilir. Bunu daha da görünür bir hale getirmemiz gerekiyor. Tam da zamanı” diye konuştu. Azeri, sokakları doldurmanın da ciddi kazanımlara yol açacağına vurgu yaptı.

Son 679 Sayılı KHK ile ihraç edilen akademisyenlerden bir tanesi de Artuklu Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Doç Dr. Siyaveş Azeri. Tahran’da doğan ve İran kökenli olan Azeri’nin ailesi ‘İran İslam Devrimi’ sonrası baskılardan kaynaklı İran’ı terk etmek zorunda kalıyor.

Mardin’e 2012 yılında “büyük bir umutla, güzel şeylerin olacağına inanarak” gelen Azeri, burada akademik çalışmalar yapıyordu. Umudunu hâlâ koruduğunu ifade eden Siyaveş Azeri, ANF'nin sorularını yanıtladı...

'HÂLÂ ÇOK UMUTLUYUM'

Listede adınızı gördüğünüzde ne hissetiniz? Bekliyor muydunuz?

Evet, bekliyordum. Haziran’ı bulur diye düşünmüştüm ama daha erken oldu. Haberi aldığımda üzülmedim ama biraz öfkelendim aslında. Haberi aldığımda bir şeyler içmeye çıkmıştık. Kalktım, oturduğumuz yerde haberi insanlara duyurdum. “Bakın, biz sadece bildiriyi imzalayıp, muhalif olduğumuz için bunlar yaşanıyor. Sıra size de gelmeden kıpırdayın” dedim. Oradakilerin tepkisi çok güzeldi, olumlu tepkiler aldım. Hâlâ çok umutluyum. Korkmaya, terörize olmaya yer yok. Çok acılar çekildi, hâlâ da çekiliyor. Elimizde ciddi olanaklar var, güzel günler görebiliriz tabii ki de.

Bildirinin üzerinden bir yıl geçti. Deklare ettiğiniz bildiri dikkate alınmış olsaydı nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk? Neler değişirdi hayatımızda?

Barış süreci ve çatışmasızlık ortamının devam etmesi her anlamda halkın lehineydi. Savaşın tırmandırılmasıyla birlikte halk pasifize edilip, siyaset alanının dışına itildi. İnsanlar sadece ve sadece varlığını sürdürme mücadelesine girdi. Yapılan onca saldırı, insanların kentlerde rehin alınıp kuşatılması, açlık ve susuzlukla terbiye edilmesi, vurulup yakılması aynı zamanda toplumsal ortamı ciddi biçimde kapattı. Pasifize olmak bu anlama geliyor. Barış devam ediyor olsaydı ters yönde bir gelişme olurdu. Muhakkak bütün Türkiye’yi etkileyecek, toplumu daha özgür kılacak bir ortam olurdu.

'TOPLUMSAL MUHALEFETE İŞ DÜŞÜYOR'

Toplumun yaşananları artık normalmiş gibi kabullenmesini nasıl okumak lazım?

Biz siyaset yapıyoruz. Siyasette kelle sayısının çok da önemi yok. Belirleyici olan siyasal aktörler ve gerçek toplumsal siyasal hareketler. Bu açıdan bakıldığında siyasal coğrafyada siyasal aktörler hâlâ canlılar. Alttan alta giden ciddi siyasal aktörler var. Biz bunların yansımalarını farklı görüyoruz. Buranın durumu malum ama Batı tarafına baktığınızda Gezi Ayaklanması ortadaydı. İnsanlar bir gecede politize olup sokağa dökülmediler. Bu yaşananların Cemaat ve AKP’nin arasının açılmasının içten içe kaynayan, onların arasındaki fay hattını kırmaya zorlayan bir basınç olduğunu düşünüyorum. Alttan gelen baskı ve hazırlanmakta olan fırtına buna daha karşı dirençli durabilmek açısından baskı ve sansürü büyütüyorlar. Görünürde insanlar hiçbir şey olmamış gibi izliyorlar ama öte yandan da bütün emareler mevcut. Türkiye’de ciddi bir çalkalanma yapabilecek koşullar oluşuyor. İş biraz da bizlere düşüyor. Bunu yönlendirip, canlandırmazsak olmaz. Daha önce söylemiştim: Türkiye ciddi toplumsal çalkantılanmalara doğru gidiyor, hazırlıklı olmak lazım diye. Genelde siyasal İslam özelde de AKP faşizmi türündeki siyasal İslam, varlık yokluk savaşı verdiklerinin farkındalar. Bu ciddiyetle hareket diyorlar. Biz de bu ciddiyetle hareket etmeliyiz; onlar bizi ciddiye alıyor çünkü. Bu 2011 yılında da böyleydi. En ufak bir gösteri ya da açıklama olduğunda niye bu kadar şiddetle müdahale ediyorlar? Bence işin biraz da bu tarafına bakmak gerekiyor. Başka çareleri yok; şiddetten başka. Hemen önünü alıp bastırmak istemeleri bundandır. Bir örgütsüzlük ve korku söz konusu. Burada da toplumsal muhalefete çok iş düşüyor aslında.

'AKP'NİN CİDDİ TOPLUMSAL SEFERBERLİK GÜCÜ YOK'

Militerleştirilmeye çalışılan kesimler, özel hayata müdahale, radikalleşme sorunları... İktidar nereye kadar götürecektir işi? Bir Pakistan’laşmadan bahsediliyor, bu mümkün mü?

İnsanların özel hayatına, giyimine kuşamına, yeme ve içmesine müdahaleyi de doğru okumak lazım. Marks’ın bir lafı vardır: Biz tarihi dinselleştirmeye çalışmıyoruz; bizim teoloji ya da dinin dünyevi tarihini yazmaya çalışmamız gerekiyor. AKP’nin insanların yaşamına müdahale etmesi buradaki toplumsal dinamiklerden beslenmesinden kaynaklıdır. Bu insanların yaşam tarzına müdahale edilmesi faşizmin yaptığı bir şeydir. Burada şöyle bir şey söz konusu; ben senin yaşamının her alanını belirleyebiliyorum. Bu güçteyim demektedir iktidar. Ben çocukken Tahran’da insanlar savaştan bezmişti ve ekonomik durumları zorluyordu onları ve insanlar homurdanmaya başlamıştı. Belli türden bir halk hareketi oluşmaya başlamıştı. O zaman İslam Cumhuriyeti çetelerini sokaktaki kadınlara saldırtıp, gençlerin saçını kesiyordu. Yıllar sonra bir kitapta Şili’de de Pinochet döneminde benzer uygulamaların olduğunu okumuştum. Çok ilginçtir. Bir tanesi İslamcı diğeri ise İslam’ın sağından veya solundan bile geçmiyor; ama uygulamalar aynı. Bunu bu şekilde okumak lazım.

Tabii ki onlar bir ölüm kalım savaşına gireceklerini biliyorlar ve hazırlanıyorlar. Bu çok açık. Bir konuda dikkatli olmamız gerekiyor. Karşı tarafın gücünü küçümsemeden çok da abartmamalıyız. AKP’nin ciddi bir toplumsal seferberlik gücüne sahip olduğuna inanmıyorum. Bundan kastım 1979 İran Devrim’i sonrasında siyasal İslamcıların belli bir toplumsal güçleri vardı; belli bir kitleyi peşlerinde sürükleyebiliyorlardı. Türkiye’de ise siyasal İslam’ın kitlesini oluşturduğu kişilere baktığımızda; ‘lümpen cemaat’. Bunlar maddi çıkarları üzerinden birbirine bağlıdır. Marks bu konuda çok ilginç bir şey söylüyor. Brunier’in imparatorluğunun yakında çökeceğini anlatırken; 'yaşasın sosis, yaşasın jambonla bir şey yapılmaz' diyor. Bizimkiler de yaşasın kömür, yaşasın patates. Bunun ötesinde çok ciddi bir şey görmüyorum. Devlete sızma amaçları da bundan; aşağıdan kitleleri beraberinde getirebilecekleri bir güçleri yok. Bu güçsüz oldukları anlamına gelmiyor ama çok da ellerindekine güvenemiyorlar. Kendi ordusunu oluşturmak isteyecektir. Ama biz bu konuda çok daha tecrübeliyiz; muhalefet olabilecek kitle bu anlamda çok daha örgütlü ve bilinçli. Mesele bunları bir araya getirip harekete geçirebilmekte.

'GİDİŞATI LEHİMİZE ÇEVİREBİLİRİZ'

Türkiye sistemsel olarak nereye gidiyor? Totaliter bir sistemin eşiğini geçtik mi? Nereye koyabiliriz bu gidişatı?

Biraz da tarihteki siyasal aktörlerin ne yapacağına bağlı nereye gideceğimiz. Bu da mücadelenin içinden çıkar. Her şey olabilir bir anda. Türkiye çok ciddi bir demokratik dönüşüm de yaşayabilir. Bu potansiyel de var. Fırsatlar kullanılıp heba edilmezse 15 Temmuz sonrası gibi biz de varız diyebiliriz. Bu kadar dönüşüm oluyorsa bu toplumda biz de lehimize çevirebiliriz gidişatı. Şu an ciddi bir ekonomik krizin içindeyiz mesela. Mevcut iktidar da kendi önlemlerini almaya çalışacaktır. Sonuçta iş o noktaya geldiğinde tıpkı Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi olabilir Türkiye’de de. Ülke önemli tarihsel bir dönüşümün eşiğinde ama hepten gidebilme olasılığı da vardır eğer biz doğru hamle yapmazsak. Toplumsal muhalefet temel bir problem etrafında bir dizi somut ve kitleyi de kendi etrafında seferber edebilecek şekilde örgütlenemezse çok ağır olabilir sonuç.

Ülkede muhalefetin yaşananlar karşısında alternatif üretememesinin nedenleri ne?

En önemlisi şu; ilkeli ve tutarlı olmak zorundayız. Resmen hukuk tanınmıyor ve hâlâ hukuk, hukuk demenin hiçbir anlamı yok. 7 Haziran seçimlerinden sonra ‘darbe oldu’ deyip bütün bu koşullar altında oyunun bütün kurallarını kabul ederek çok ciddi bir yanılgı yaşandı. Siyaset üretilemedi. Durumu doğru tespit edip ona göre davranmak gerekir.

Alternatif alanlar oluşturulabilir mi? Mesela KHK ile ihraçlar sonrası özellikle eğitim alanında...

Çok önemli bunlar. Birçok getirisi olacak bize; belki de gücümüzün farkına varacağız. Akademi çoraklaştırılıyor. Buradan yetişecek öğrencilere de yazık. Sadece öğrencilere değil bütün topluma alternatif bilgi üretme olanağı sunmak güçlendirir. Çok kaliteli hocalar var, şu an hepsi görevden alındı. Bunlarla bölgesel ve ülke çapında böyle projeler hayata geçirilebilir. Teknoloji bu işleri daha da kolaylaştırır. İnsanların hepsinin aynı yerlerde olmaları gerekmiyor. İktidarın asabını bozacak olan, çileden çıkaracak en önemli şey bu olabilir. Bizim özellikle atılan hocaların morallerinin yüksek olmaları, hâlâ gülüyor olmaları ve bu gücü göstermemiz gerekiyor. Bunu daha da görünür bir hale getirmemiz gerekiyor. Tam da zamanı.

'KİTLESEL BİÇİMDE SOKAKLARDA OLMAK LAZIM'

Nasıl bir yıl bekliyor bizi?

Çok çalkantılı bir yıl bekliyor bizi. Bence referanduma doğru gidiyoruz. Nasıl bir yıl beklediği biraz da bizim elimizde. Şimdiden şuna hazırlıklı olmamız gerekiyor; referandumun sonucu ne olursa olsun kitlesel biçimde sokaklarda olmak lazım. AKP iktidarının referandumda kaybetme olasılığı da yüksek. Çok büyük bir fark olmasa da kaybedebilir. Dolayısıyla her türlü hileye başvuracaklardı. Kazanmış da kaybetmiş de olsalar muhalefet ciddi anlamda alanları doldurabilirse, o zaman çok hareketli olur ama berrak olacak bir sonuç alabiliriz. Paralel kurmak istemiyorum ama İran’daki 2009 seçimlerini hatırlatıyor. Oradaki toplumsal muhalefet biraz daha uyanık davrandı. Belki de çok daha radikal davrandı. Şu netti; seçimin sonucu ne olursa olsun halk sokaktan çekilmeyecek. Eğer kazanırsa şenlik yapmak için sokaklarda olacaktı, eğer Humeyni’nin desteklediği aday kazanırsa da hileyle olacağından buna karşı çıkmak için sokakta kalınacaktı. Bizim de biraz böyle olmamız gerekiyor. Bu bilinçle hareket etmemiz gerekiyor. Çok somut, herkesi kucaklayabilecek bir dizi talepleri somutlaştıracak şekilde kitleleri hazırlıklı kılmak gerekiyor.

'Siyasal İslam' yozlaşıyor mu? Türkiye’de yükselmesini nasıl okumak lazım?

Siyasal İslam yozlaşma dönemini yaşıyor. Eğer dönemsel bir yükselişe geçtiyse de bunda Irak’ın işgali, Irak toplumunun medeniyetinin orada parçalanmasının devamı olarak da okumak lazım. Sol bunu görüyordu. Uluslararası ölçekte savaşa karşı olmasının nedeni buydu. İran’da siyasal İslam’ın yükselişi devrimin sloganlarına sarılarak oldu. Devrimi, devrimin silahıyla vurabilirdi. Halk komiteleri kuruldu, hemen onun karşısına İslami Halk Komiteleri kuruldu. Gökten bir yardım gibi geldi siyasal İslam bunlara. Şimdi bunlar yok, o yüzden Türkiye gibi bir ülkede siyasal İslam’ın kitlesel anlamda bir seferberlik yapabilme gücü yok. Türkiye’de çok daha ciddi bir muhalefet geleneği var aslında. '79 İran’la karşılaştırdığımızda. '79 İran’ı bir darbeyle başa gelmiş olan monarşinin ülkede 37 yıllık bir mezarlığa büründürdüğü bir yerdi. Türkiye’de her ne kadar '80 Darbesi olsa da ciddi bir örgütlülük söz konusu her alanda, bütün zorluklara rağmen hem de. Bunun kendisi ciddi bir anlam taşıyor. Aynı zamanda Türkiye’de iyi ya da kötü seküler kültür çok köklü. Bu da önemli biz kazanım, bunu korumak lazım. İran’da Avrupa baskısını siyasal İslamcılar çok umursamıyorlardı ama burada öyle değil. Yasayı kendilerine göre ayarlamaya çalışıyorlar çünkü Türkiye’de yasaların hâlâ geçerli olduğunu biliyorlar. Bir dönüşüm yaşandığında kendilerini korumaya almaya çalışıyorlar. Olanaklarımız çok daha fazla. Günümüzde siyasal İslam Ortadoğu’daki krizi aştıracak bir formül olarak görülüyordu ama onlar da böyle olmadığını gördüler. Bizim olanaklarımız çok daha fazla, bunları kullanmamız gerekiyor.